<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807</id><updated>2011-04-21T10:54:34.900-07:00</updated><category term='TOPRAKTA ORGANİK MADDE'/><category term='TARIMDA TEKNOLOJİ’NİN GELDİĞİ SON NOKTA'/><category term='TARIMSAL ÜRETİMİ ARTIRMA ÇABALARI'/><category term='ÇİFTÇİMİZ YAŞLANIYOR'/><category term='ÇEVRESEL İNCELİKLER'/><category term='ESKİ MESLEKLERE NE OLDU'/><category term='ÖKÜZLERİMİZ VARDI'/><category term='TEKNOLOJİYE YENİK Mİ DÜŞÜYORUZ'/><category term='HANGİ ÇOCUKLAR ŞANSLI'/><category term='MEDENİ İNCELİKLER'/><category term='ESKİ BAYRAMLAR'/><category term='YUMURTA KAÇ KURUŞ'/><category term='HAYVANCILIKTA KABA YEM ÜRETİMİ'/><category term='TEKNOLOJİ SAVURGANLIĞI'/><category term='EROZYONA DİKKAT'/><category term='ÇIKRIKÇI DEDE'/><title type='text'>Prof. Dr. Harun BAYTEKİN</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-3906474677683641388</id><published>2008-02-26T03:32:00.001-08:00</published><updated>2008-02-27T04:20:52.558-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÇIKRIKÇI DEDE'/><title type='text'>ÇIKRIKÇI DEDE</title><content type='html'>ÇIKRIKÇI DEDE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgili Okurlar,&lt;br /&gt; Gazete ve diğer yayın organlarında izlemişsinizdir belki, Altın Bilezik Ege Ekibi olarak Teknolojiye Yenik Düşen Meslekler ile ilgili belgesel bir film hazırlama çalışmaları içindeyiz. Araştırma çalışmaları esnasında, bütün gizleriyle kaybolup gidecek çok ilginç hikâyeler de ortaya çıkıyor. Bunları sırası geldikçe sizlerle paylaşmaya çalışacağız.&lt;br /&gt;            Sene 1920’ler. Hikayeyi anlatan dedenin tevellütü 33’lü olarak geçtiğine göre, bu olayın, 1920-1923 yılları arasında geçmesi gerekir. Koca kapı çalınır. Kapıya zahmetle gider kadın, yakın zamanda doğacak bebeğini bekliyordur çünkü. Kapıyı açınca, karşısında aksakallı bir dede görür. Aksakallı dede, kadına der ki, sandığının kenarında bir sarı bez olacak onu bana getir. Daha öncesinde hiç tanımadığı bir insanın, sandığının kenarındaki sarı bezi biliyor olmasının şaşkınlığını yaşayan kadın, yine de bezi alır dedeye getirir. Bu arada, Tanrı misafiri aksakallı dede, kızım senin bir oğlun olacak, adını Ümmet koy olur mu der ve gider. Kadın, bu olayı kocasıyla da paylaşır ve kırk günün sonunda aksakallı dedenin de söylediği gibi, bir oğlu olur. Adını da Ümmet koyarlar. Ancak nüfus memuru Ümmet yazacağı yerde Himmet yazarsa da, Ümmet diye çağrıldığı için adı öyle bilinmiştir herkes tarafından. Ümmet büyümüştür, eli işe yatkın becerikli bir genç olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda, dört yıl boyunca askerliğini Gelibolu’da sıhhiye onbaşısı olarak yapmıştır. &lt;br /&gt; Askere gitmeden önce işi ağaç malzemeden çıkrık, çocuk beşiği, oklava, sarımsak döveci yapmak olan Ümmet, askerden döndükten sonra da aynı işine devam etmişti. Sanatkârlık bir tutkuydu O’nun için. Altın bileziğiydi. Elinde keser ve testeresiyle nereye gitse, geçimini temin ederdi. Kimin kızına görücü gitse, kapıdan nişanlı çıkacak durumdaydı o yıllar için. Hem altın bir bileziği vardı kolunda, hem de askerliğini sıhhiye onbaşısı olarak yapmıştı. Hani anlatmazlar mı, sadrazam kız istemiş, bir mesleği, altın bileziği olmadığı için vermemiş debbağ ustası. Ümmet Usta da öyle bir altın bileziği koluna taktığı için, bu dünyada aşını, ekmeğini kazanmak için, hiçbir zaman, ele güne muhtaç olmayacağını düşünmüştü.&lt;br /&gt; Askerden önce, ustasıyla başladığı altın bilezik mesleğinde, yıllar boyunca, binlerce çıkrık yapmıştı. Çıkrıklarda, yünden, yapağıdan pamuktan ipler eğrilmiş, çoraplar, kazaklar örülmüştü. İmal ettiği çıkrıkların eskiyen kısımlarını, iğini, elciğini, kaşıklarını değiştirmişti bir “Allah Razı Olsun”a. Yüzlerce çocuk beşiği yapmıştı, irili ufaklı. Çoğunu sipariş üzerine yapıyordu beşiklerin. Doğduktan sonra teslim edilmek üzere, erkek veya kız olacağı bilinmeyen çocuklar için. Beşiklerin çoğu salıncaklı ve asmalıydı. Tarlaya bahçeye kolayca taşınabiliyordu bir atın veya eşeğin üzerine bindirilerek. Bir meşeye, bir ahlat ağacına kolayca asılıveriyordu sallamak için. Ne çocuklar büyümüştü içlerinde. Komşu köylerden bile sipariş alıyor, yetiştirmek için gece gündüz demeden çalışıyordu. Alnının terine ilave ettiği malzemesi, bir keseri bir testeresiydi, bir de köyün yakınındaki dere boyunda kendiliğinden yetişen, çınar, karaağaç ve meşe ağaçları... &lt;br /&gt; Çıkrık ve beşik malzemelerinden artanlarından da, lazım olur diye oklava, sarımsak döveci de yapıyordu. O zamanlarda, bütün evlerde tarhana çorbası, kendi yaptıkları tarhanayla pişirildiğinden sarımsak dövecine, yufka evlerde açıldığından, oklavaya çok ihtiyaç duyuluyordu. Oklavayı, döveçi yetiştirmek için, kimi zaman kıyamadığı çıkrık ve beşik yapacağı güzelim ağaçlardan bile kullanmak zorunda kalıyordu.&lt;br /&gt;             Yılları farketmedi, siparişleri yetiştirmeye çalışırken. Saçı beyazladı önce, gözleri zor seçmeye başladı, kulakları da zor işitir olmuştu. Elleri de eskisi gibi hassas değildi artık. Ama siparişler o kadar azalıyordu ki, varsın, yavaş çıksındı, yetişirdi nasıl olsa. İşinden kafasını kaldırdığında bir de baktı ki, istemiyorlardı artık eskisi gibi, gözünün nuru, el emeğini. Ne yapacağını düşündü, yıllar ihanet etmişti parmaklarına. Keseri çoğu zaman kaçırmaya başladığını farketmişti bir süredir de, yapmayı istediği güzellikte şekil veremiyordu ağaca.&lt;br /&gt;          Çıkrıkçı Dede, şimdi yine çıkrık, yine beşik, yine oklava ve yine sarımsak döveci yapmaya çalışıyor, minyatürlerinden bu kez, zamana ve tükenişe meydan okurcasına. Hani, evimin köşesinde hatıra olarak dursun diyenler için. Aslında bütün ustalar gibi tükenişi yaşıyor Çıkrıkçı Dede de. Gözü doluyor belki, eskiden her eve lazım olanların, şimdi köşede dikkat bile çekmeyen bir vitrin süsü olmasına alınıyor, keseri ağaca değerken.  &lt;br /&gt;             Seksenli yaşların belki de sonlarında ama hala altın bileziğini icra edebilmek için savaşıyor. Başka da bir iş yapamaz ki, zaten içinde doğmuş mesleğinin. Ancak zaman, başka bir zaman olmuş gibi. Kabullenmekte zorlanıyor bunu Çıkrıkçı Dede. Koyunlar kırkılıyor, pamuklar toplanıyor, bir tutamı dahi ayrılmadan satılıyor. Herkes konfeksiyon giyiyor. Hem çıkrıkta ipi kim eğirecek, zor iş, hazır ip almak varken. Hem hazır dokunmuşları da çok zaten, kim kazak çorap örecek onca zahmete katlanıp. Açılır, yumulur, rengarenk, erkeğe ayrı kıza ayrı çeşit çeşit beşikler satılıyor, ister plastik, ister metal, ister ahşap mobilya tarzı. Hem insanların zamanı yok beşik yaptırmaya, hem de bu ağaç işi beşikler de mobilyalı evlere yakışmıyor. Evlerde tarhana yapılmıyor artık, nasılsa hazırı var. Sarımsak bu döveçle dövülmüyor, daha estetik döveçleri var, hatta toz halinde bile satılıyor artık büyük alışveriş merkezlerinde. Yufkalar hazır alınıyor, oklavaya ihtiyaç kalmadı nerdeyse. &lt;br /&gt; Çıkrıkçı Dede’den ne çıkrık isteyen var, ne de beşik. Yıllar önce yaptığı çıkrık, evinin altındaki dükkânda, kendisine iplik eğirmek için dokunacak elin birgün gelebileceği sabrıyla o eli bekliyor. Ne dersiniz o maharetli eller, neler yapıyor acaba şimdilerde? Hangi konfeksiyonda, hangi sanayideler?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-3906474677683641388?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/3906474677683641388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/3906474677683641388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/02/ikriki-dede.html' title='ÇIKRIKÇI DEDE'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-832540039551018841</id><published>2008-02-26T03:31:00.001-08:00</published><updated>2008-02-26T03:31:58.242-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARIMSAL ÜRETİMİ ARTIRMA ÇABALARI'/><title type='text'>TARIMSAL ÜRETİMİ ARTIRMA ÇABALARI</title><content type='html'>TARIMSAL ÜRETİMİ ARTIRMA ÇABALARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Yüksek Verimli Çeşit ve Irklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarımsal üretimi artırma çabaları içerisinde öyle uğraş veriyoruz ki, neredeyse elimizden geleni yapıyoruz. Hemen her söyleneni dikkatle değerlendiriyor, ya komşumuzdan görerek ya da meraktan hemen uygulamaya koyuyoruz. &lt;br /&gt;İnadına Üretim sloganı aslında tarımsal üretimde neredeyse tam yerini buluyor. Daha fazla verim sanki daha fazla gelir getirecekmiş gibi bir inanışla, besleyeceğimiz insanları, temelde gıda maddesi veya hammaddesi bile ürettiğimizi unutuyoruz. Bu davranışları, Ticari Üretim Felsefesi çerçevesinde değerlendirmek mümkün aslında. &lt;br /&gt;Evet ticari üretim felsefesi neredeyse tabiri doğru ise kanımıza işlemiş durumda. Pazarda kolay satılan, hemen paraya çevrilebilen ürünlere yöneliyor, tarımsal doğal kaynaklarımızı, çevremizi pek dikkate almadan, üretim, inadına üretim düsturuyla belki de yarını, yarınlarımızı düşünmeden hareket ediyoruz. &lt;br /&gt;Ticari üretim felsefesi içerisinde boğulurken farkına varamadıklarımızı sırasıyla gözden geçirmek gerekirse, ister istemez her külfetin bir bedeli olduğunu görecek, bazen ödenen veya ödenecek bedellerin üretimden daha kıymetli olduğunun farkına varacağız.&lt;br /&gt;Tarımsal üretimi artırma çabaları yüksek verimli çeşitlerin tarıma kazandırılmasıyla başlamıştır dünyada olduğu gibi ülkemizde de. Yüksek verimli çeşit kullanımının ilk etkileri dünyada Meksika’da görülmüştür. 1940’lı yıllarda buğday ithal eden Meksika, 1950’lere gelindiğinde iki milyon ton buğday ihraç etmeye başlamıştır. Benzer gelişmeler ülkemizde de yaşanmıştır. Eskilerin hatırlayacağı gibi Meksika buğdayları olarak tanınan ıslah edilmiş buğday çeşitleri ülkemize getirilmiş ve buğday üretiminin artırılması çabaları hız kazanmıştır. Buğdayla birlikte diğer kültür bitkilerinde de yeni çeşitler üretimde kullanılmaya başlamıştır. Bunun ilk yansımaları üretimin arttığı şeklindedir. Gerçekten buğday başta olmak üzere diğer bazı kültür bitkilerinde de üretim hızla artmıştır. Üretim artışları aslında analitik olarak değerlendirildiğinde, artışın verimden ziyade orman ve meralardan kazanılan yeni tarım alanlarından kaynaklandığı açık bir şekilde görülmektedir. Peki ıslah edilmiş yüksek verimli çeşit kullanımıyla gelinen nokta neresidir diye sorduk mu hiç. Bitkisel üretim belli başlı ürünlerde yoğunlaşmış, pek çok kültür bitkisi tarımsal üretimden çekilmek zorunda kalmıştır. Izgın, pelemir, hünnap, burçak, çavdar, kumdarı, göleviz, vişnap, alıç gibi isimleri yeni nesil tanımamaktadır. Hemen her yörede asırlardır yetiştirilmekte olan yerli çeşitlerin tamamı ortadan kalkmıştır. Mevcut koşullara tam uyum sağlamış belki düşük verimli ama genetik olarak yetenekli yerel çeşitleri bulma imkanı yoktur. Genetik erozyon olarak da nitelendirebileceğimiz bu kaybın telafisi zora girmiştir. Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsünde bu ürünlerin bir kısmı saklanmaya çalışılmaktadır. &lt;br /&gt;Genetik erozyonda, üretimi artırma çabaları içinde yüksek verimli çeşitlerin ön plana çıkması kadar, ticari üretim felsefesi de etkili olmuştur. Pazarda kolay satılan ürünler öne çıkmış, toprakların hangi çeşide veya ürüne uygunluğu dikkate alınmadan üretim faaliyetleri birkaç ürünle sınırlanmıştır. Kaybolan ürünleri artık ilaç niyetine aktarlarda bulmak mümkün yüksek fiyatlarla ancak. Yerel tatların, lezzetlerin çoğu unutuldu gitti. Oysa çok iyi biliniyor ki, her toprağın, her iklimin ürünü ve çeşidi farklıdır. Ama sahip olduğumuz teknoloji ile kirazı kıraçta, buğdayı batakta yetiştirmeye çalışıyoruz yüksek masraflarla. &lt;br /&gt;Genetik erozyonun esas sorunu aslında görmek istemediğimiz yönüdür. Elimizde bize ait olan çok az sayıda çeşit bulunmaktadır. Halen yetiştiriciliği yapılan çeşitlerin çoğunluğu büyük tohumluk firmalarına aittir. Tohumculukta bağımlı hale gelmiş bulunmaktayız. &lt;br /&gt;Hep söylenmiştir yerli hayvanlarımız genetik olarak düşük verimli ırklardan oluşmaktadır. Gerçekten doğrudur. Üzerinde fazla çalışma yapılmadığından ve geliştirilmeleri düşünülmediğinden düşük verimli kalmışlardır. Ama öyle bir doğal seleksiyondan geçmişler ki, asırlardır kendi ekolojimizdeki bütün hastalık ve zararlılara dayanıklı olanlar hayatta kalmış ve neslini sürdürmüştür. O halde kendi ekolojimize en iyi uyum sağlayan ırklardır. Peki, yerli kara, güney kırmızısı, boz step, doğu kırmızısı, Kilis kırmızısı gibi sığır ırklarını saf olarak bugün bulmak mümkün müdür? Maalesef bazı araştırma enstitüsü ve TİGEM birimlerinde muhafaza edilmeye çalışılan küçük sürülerden başka elimizde kalan yoktur. &lt;br /&gt;Manda yoğurdu yiyeniniz artık yoktur. Verimsiz bir hayvandı vazgeçtik. Aslında tereyağı ve sucuk yapımında mandanın alternatifi yoktur. Yoğurdu peynir gibi çatalla yenirdi. Şimdi yine yiyoruz hem de homojenize edilmişinden. Teknolojiyle düzelterek, doğallıktan uzakta ürünlerle avunuyoruz sanki. &lt;br /&gt;Şimdi yüksek verimli sığır ırklarımız var siyah alaca Holstein, Simental, Mantofon gibi. Yerli ırklarımız onlar kadar yem yese acaba verimleri artar mı diye düşündünüz mü hiç. Yemden yararlanmalarında aslında çok büyük farkları yok yerli ırklarla kültür ırkları arasında. En önemli fark yerli ırkların potansiyel verimlerinin düşük oluşudur. Buna karşın üstün verimli ırklar sağlık hizmetleriyle verimli olabilmektedirler.&lt;br /&gt;Hayvansal üretimde dışa bağımlılık bitkisel üretimden farklı değildir. Suni tohumlamada ve veterinerlik hizmetlerinde kullanılan bütün materyaller dışarıdan temin edilmektedir. &lt;br /&gt;Gerek bitkisel üretimde, gerekse hayvansal üretimde, verimliliği artırma temel güdüsüyle, tohumluk ve damızlık temini uzun yıllar devletin destekleriyle gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla kullanılan kaynakların tarımsal üretimi genetik materyal boyutunda dışa bağımlı hale getirdiği gün gibi ortadadır. Eğer bu kaynaklar çeşit ve ırk geliştirme çalışmalarına yönlendirilseydi gelinen noktada biyolojik çeşitliliğimiz de dikkate alınırsa ithal eden mi ihraç eden mi olurduk acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-832540039551018841?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/832540039551018841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/832540039551018841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/02/tarimsal-retimi-artirma-abalari.html' title='TARIMSAL ÜRETİMİ ARTIRMA ÇABALARI'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-5674779993767724759</id><published>2008-02-26T03:27:00.000-08:00</published><updated>2008-02-26T03:29:56.574-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TEKNOLOJİ SAVURGANLIĞI'/><title type='text'>TEKNOLOJİ SAVURGANLIĞI</title><content type='html'>TEKNOLOJİ SAVURGANLIĞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Okurlar,&lt;br /&gt; Daha önce teknolojiye yenik mi düşüyoruz derken, teknolojiye ne kadar bağımlı olduğumuzu ve pek çok işin makinalar tarafından elimizden alındığını vurgulamıştım. Gerek tarımda gerekse sosyal hayatta teknolojiden imkanlar ölçüsünde yoğun bir şekilde yararlanıyoruz. Farkında olmadığımız, belki de görmezden geldiğimiz yanları da var teknolojinin. &lt;br /&gt; Hemen her evde radyo, televizyon ve benzeri elektrikli ev aletleri, bilgisayar, telefon, cep telefonu gibi çok sayıda teknolojik ürün bulunmaktadır. Zaman zaman meydana gelen arızalar veya yeni çıkan yeni sürümler nedeniyle, bu ürünlerde sürekli değişim yaşanmaktadır. Çoğunun tamir edilmesi gereken yerde, yerine yenisi alınmaktadır. Bunun kanıtını, hepimiz bir elektronik tamir atölyesine girdiğimizde, çöplüğe dönen raflarda görebiliriz. &lt;br /&gt; Esas değişim ve dönüşüm çılgın bir şekilde bilgisayar ve cep telefonu kullanımında yaşanmaktadır. Bilgisayarlar ve bağlı ürünlerin, her üç ayda bir, yeni sürümleri nedeniyle modası geçmekte ve yeni işletim sistemlerine gereksinim duyulmaktadır. Hatta az önce aldığınız elektronik aygıt, daha kapıdan çıkmadan eskimekte, yeni sürümleri piyasaya sunulmaktadır. Ülkemizde bilgisayar sayısı 3 milyonun üzerine çıkmıştır ve tamamına yakını ithal edilmekte veya parçaları ithal edilerek ülkemizde monte edilmektedir. Bundan beş yıl önce edinilmiş bilgisayarların halen günlük hayatta hemen hür türlü işimizi yapabilme yeteneğinin olmasına rağmen, yavaşlığından ve yeni programlara kapasitesinin yetmediğinden şikâyet edilerek, değiştirme gereği duyulmaktadır. Yazılım şirketleri ve teknoloji geliştiren firmalar birlikte hareket ederek, bilgisayar pazarında, alıcıları kendilerine sürekli bağımlı hale getirmektedirler. Kısır döngü gibi görünse de sürekli geliştirilen yeni işletim sistemleri ve buna uygun teknoloji sürekli alıcı bulmaktadır. Aslında bilgisayar teknolojisi, klasik yazım, çizim, tasarım ve otomasyonla ilgili yazılım sistemleri kadar, oyunlarla ilgili yazılım sistemleri aracılığıyla da tüketiciye teknolojik yenilenme konusunda baskı yapmaktadır. Eskicilerin tezgâhlarında ve çöplüklerde sıklıkla gördüğümüz monitör ve benzeri bilgisayar parçaları sanki teknoloji üretenleri karşılıksız beslediğimizin ve dış sermayeye kendimizi nasıl bağladığımızın da garip bir göstergesi gibidir. &lt;br /&gt; Ülkemizde cep telefonu sayısı nüfusumuzu çoktan aşmıştır. İstatistiklere göre ayda bir milyon hat ve beş yüz bin kameralı cep telefonu satılmaktadır. Yetişkin nüfusta kişi başına iki hat kullanılmaktadır. Hele bir de bu şirketlerimizin hatlarının da dış sermayeye satıldığını göz önüne alırsak, durumun fevkaladeliği derhal dikkatinizi çekecektir. Ancak makine kullanımıyla ilgili israf büyük boyutlardadır. Tamamı ithal olan cep telefonlarının sesli görüşme ve sms özelliklerinden yararlanılmaktadır. Cep telefonu ticareti yapanlarda ikinci el telefon sayısı yenilerinden fazladır. Özellikle gençler, sanki kariyer yapar gibi yeni teknolojiyi kullanabilmek için yarış yapmaktalar. Geri dönüşümü olmayan bu teknolojiye yapılan harcamalar, savurgan davranışlar, aslında farkında olmadan ülkemizin hatırı sayılır döviz kaybına neden olmaktadır. &lt;br /&gt; Teknoloji israfı tarım kesimimizde de benzer boyutlardadır. Çiftçi sayısının yüksek oluşu, ortak kullanımın zorlukları, çiftçinin makine parkına sürekli yeni aletleri eklemesine neden olmaktadır. Özellikle traktör alımı ve ürünün para ettiği yıllarda yenilenmesi gereksiz yatırımlara neden olmaktadır. Çiftlik avluları, kullanılmayan, paslanmış, çürümeye yüz tutmuş alet ekipman doludur. Amaca uygun alet ekipmanların doğru seçilmeyişi, birbirinden görerek mal edinme yarışı, büyük israfa neden olmaktadır. Avrupa’da traktör yaş ortalaması 12 yıldır. Ülkemizde ise 15 yıl. Bizde daha yaşlı bir ortalama görünse de, Avrupa’da bir traktör, bizdekinin 5 katı daha fazla çalışmaktadır. Buna rağmen traktörlerimiz eskimeden yenilenmekte ve kendi toprağımızın bereketi yurtdışına gönderilmektedir. &lt;br /&gt; Bilgisayar, cep telefonu başta olmak üzere sosyal hayatın bütün alanlarında teknolojik ürün mezarlığına çevirdiğimiz ülkemizde, teknoloji üretemediğimiz sürece, çöpe attığımız değerlerimizi yatırıma dönüştürseydik, bugün teknolojinin hemen bütün alanlarında yerli malımız kesinlikle olurdu. Sınırlı özkaynaklarımızı, sadece daha yeniyi kullanabilmek adına, birilerine sizinkinden daha üst model teknoloji kullanabilecek maddi güce sahibim mesajını verebilmek adına,  nasıl da hesapsızca tüketiyoruz. Sizce de öyle değil mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-5674779993767724759?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/5674779993767724759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/5674779993767724759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/02/teknoloji-savurganlii.html' title='TEKNOLOJİ SAVURGANLIĞI'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-3359421101993490264</id><published>2008-01-30T12:50:00.001-08:00</published><updated>2008-01-30T12:50:36.321-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HAYVANCILIKTA KABA YEM ÜRETİMİ'/><title type='text'>HAYVANCILIKTA KABA YEM ÜRETİMİ</title><content type='html'>Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Çanakkale modern hayvancılıkta Türkiye'nin başta gelen illeri arasındadır, hatta Biga için Türkiye'nin Hollandası yakıştırması bile yapılmaktadır. Aslında süt keçisi yetiştiriciliğinde de tüm ülkeye önderlik yapmaktadır ilimiz. Gerek süt sığırı, gerekse süt keçisi yetiştiriciliği, hayvansal üretim dalları içerisinde yüksek girdi kullanan faaliyet kolları olarak bilinir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Hayvancılıkta şikâyetlerin başında süt fiyatlarının düşük olduğu gelmekte, bir litre süte iki bardak çay içilemediğinden dem vurulmaktadır. Diğer yandan veteriner masraflarının yüksekliği, yem fiyatlarındaki sürekli artışlar, hayvan kesim fiyatlarının düşüklüğü sorunların ön sıralarında yer almaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Hayvansal ürünler gerçekten kullanılan girdilere göre düşük fiyatla satılmakta, kar oranı iyice düşmekte, zaman zaman zarar dahi edilmektedir. Aslında çoğu işletmede kayıt tutulmamakta, ancak sonuçta zarardan söz edilmektedir. Kayıt tutma sistemi geliştirilmiş olsa, zararın neden kaynaklandığı ortaya çıkacak ve buna göre tedbirler daha kolay alınabilecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Hayvansal üretim maliyetlerinin % 70-80'ini besleme giderleri oluşturmaktadır. Aile işgücünün kullanıldığı işletmelerde bu oran daha da artmaktadır. O halde ekonomik bir hayvancılık yapabilmek için hayvansal üretim giderlerini azaltma, diğer bir deyişle besleme giderlerini azaltmanın yollarını bulmak gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Besleme giderlerini azaltmanın en önemli yolu, ihtiyaç duyulan yemi işletme içerisinden temin etmek, kuru ot ve silaj üretimine ağırlık vermektir. Satın alınan yemle sürdürülmeye çalışılan hayvancılık, her gün lokantada yemek yemeye benzer. Nitekim ülkemizin diğer yörelerinde olduğu gibi ilimizde de kaba yem üretimine yeterince ağırlık verilmemekte ve hayvansal üretimden arzu edilen gelir elde edilememektedir. Genellikle sütten elde edilen gelir yem masraflarını ancak karşılamaktadır. Sütten para kazanamayan üretici aslında emeğinin karşılığını dana veya damızlık düve satarak karşılamaya çalışmakta, bu da yeterli olmamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Gerek süt sığırlarında gerekse süt keçilerinde günlük diyetin % 60'ını kaba yem % 40'ını kesif yem oluşturmaktadır. Günlük yedirilecek yem miktarının tayininde ise, hayvanın canlı ağırlığı ve günlük süt verimi dikkate alınmaktadır. Hesapların detaylarını burada vermekten ziyade konunun önemini vurgulamak daha yararlı olacaktır. Sulama imkanı olan işletmelerde 1 kg silaj mısırın maliyeti 4 kuruş civarındadır ve piyasada silajın satış fiyatı 12-18 kuruş arasında değişmektedir. Yine 1 kg yonca kuru otunun işletmeye maliyeti 12 kuruşu geçmezken, piyasada balyası 10 liraya, kilosu 40-45 kuruşa satılmaktadır. Hayvan beslemede neredeyse hiç değeri olmayan samanın bile kilosu 25 kuruşa kadar çıkmaktadır. Hal böyle olunca hayvansal üretim maliyetleri artmakta ve özellikle süt satışından arzu edilen gelir elde edilememektedir. Peki bunun çözümü yok mudur? Süt sığırcılığı ve süt keçiciliği yapan kişilerin piyasadan zarar ederek uzaklaşması mı gerekmektedir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Tarımsal nüfusu ülke ortalamasının oransal olarak iki katı olan Çanakkale’de bütün üretim dallarında verimli ve karlı tarımsal üretim yapma zorunluluğu vardır. Hayvansal üretimde kayıt tutmak, yaşlı ve verimsiz hayvanları sürüden çıkarmak, hayvan besleme giderlerini azaltmak, kaba yem üretimine ağırlık vermek karlı bir hayvancılık için olmazsa olmazlardandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yembitkileri yetiştiriciliğine yapılan teşvikler de dikkate alınırsa, kaba yem üretim maliyetlerinin daha da düştüğünü ve hayvan beslemenin daha ucuza gelebileceğini belirtmekte yarar var sanırım. Kaldı ki,  fiğ, yonca, silaj mısır, sorgum sudanotu melezi, tek yıllık çim, tritikale, arpa, yulaf gibi yembitkileri bölgemizde yetiştirilebilmekte ve yüksek verim alınabilmektedir. Kendi yağıyla kavrulmak da diyebiliriz bu yola. Karlı bir hayvansal üretim için aslında süt meselesi ot meselesidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-3359421101993490264?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/3359421101993490264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/3359421101993490264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/01/hayvancilikta-kaba-yem-retimi.html' title='HAYVANCILIKTA KABA YEM ÜRETİMİ'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-6963824422734402407</id><published>2008-01-30T12:49:00.001-08:00</published><updated>2008-01-30T12:50:01.514-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÇEVRESEL İNCELİKLER'/><title type='text'>ÇEVRESEL İNCELİKLER</title><content type='html'>Prof. Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sevgili Okurlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Hep göz ardı ettiğimiz, boş verdiğimiz, hayatın günlük uğraş ve telaşı arasında kaybolup gitmesine ses çıkarmadığımız, çevremize saygı konusunu paylaşmak istiyorum sizlerle. Hiç düşündünüz mü çevremize ne kadar saygılıyız? Yerlere çöp atmamak, antik kentlerde altın aratmamak veya denizde ölü bulunmuş balıklara yas tutmak değil çevreye saygı adıyla dile getirmek istediğim. Saygısızlık örnekleri verebilmek adına, otobüslerde yaşlı insanlara yer vermemek için uyuyormuş gibi gözünü kapatanları, trafik ışıklarında birkaç saniye beklememek için kornasına sarılanları da anlatacak değilim. Neredeyse her gün okuduğumuz gazete yazılarının içinde, bunlar o kadar çok işlendi ki, bunları yeniden tekrarlayarak zamanınızı çalmak, canınızı sıkmak istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Nedir çevremize saygı? Ne görmek isteriz de, ne sunarız çevremize? Çevre ile anlatmak istediğim, yıllarımızı paylaştığımız komşumuzdan, yol kenarındaki evimize gölge yapan ağaca, ekmeğimizi kazandığımız işyerimizde günümüzü paylaştığımız arkadaşlarımızdan, balkonlarımızdaki çiçeklerimize, varlığına aşina olduğumuz sanatçılarımızdan, televizyonlarımıza, bir şeyler anlatmaya çabalayan insanlardan, cebimizde olduk olmadık zamanlarda çalan telefonumuza varana kadar bizi sarmalayan her şey... Çevremize saygıdan anlatmak istediğim, hayatın inceliklerini görmek ve onlara hak ettikleri değeri verebilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Birlikte bir hayatı paylaşıyoruz canlısıyla, cansızıyla, bilineni, merak edileniyle, unutulanı hatırlanılanıyla... Çevremizle bir hayatı paylaşıyoruz sadece, ama tek bir hayatı paylaşıyoruz kendimize ait olan. Bazen bunun bir hayat olduğu gerçeğini göz ardı etsek de. Gün başlarken, bir günaydın diyebilmek sevilenlere, bir saat daha erken uyanıp birlikte edebilmek kahvaltımızı, kapıdan çıkarken evimize gölge yapan ağacın dallarından baharın kokusunu içimize çekebilmek, kış rüzgârının savruluşunu görmek çıkardığı sesiyle dallarında. İşyerine varınca, şükretmek sağ salim geldiğimize ve bizimle aynı amaca hizmet eden arkadaşlara bir merhaba demek yüreğin tüm içtenliğiyle. Gün bitinceye kadar karşımıza çıkan canlıya, cansıza hak ettiği değeri vermek, Yaratanın adıyla okur gibi hayatı. Görevimizi hayatlarda fark yaratmanın bilinciyle ve titizliğiyle yerine getirmek. Yaptığımız her şeyin, aldığımız her nefesin hakkını verebilmek... Kendi hayatımıza duyduğumuz saygıyı, hayatımızın bütünlüğüne taşımak. Bunu bazen samimi bir ilgi, bazen içten bir gülümseme, bazen duygulu bir dokunuş, bazen çam sakızı çoban armağanı bir hediye, bazen nitelikli bir sözle bile yapabilecekken nedir bunu esirgememize sebep? Masrafı da yok! Nedir bizi çevremize saygıdan uzak tutan. Ya da saygı adıyla bize diretilenlerden çekincelerimiz midir, yaşadığımız hayata, bizi sarmalayan çevremize saygıdan uzak tutan? Bu kadar ortak şeyi paylaşıyorken hem de. Asık yüzlerimizle mi geçeceğiz hepimizi bir başka boyuta götüren kapılardan? Kimseleri tanımadan mı göçeceğiz sonsuzdaki hayatımıza? Yüreklerin aslına bakmamış olmanın utancıyla mı hem de? Kimselerin gözlerinin derinliğinden yüreğine dokunamadan, gerçek dostluğu yaşamadan, insan olmanın bizdeki tatlarını fark etmeden mi yoksa? Bu hayatı yaşamadan, diğerini hangi umutla, ne yüzle beklediğimizi hep merak etmişimdir. Bu hayatta varlığımıza esirgediğimiz saygıyı orada göstereceğimizi nasıl umabiliriz, bunu da düşünmek gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Kendisine saygı duyan, çevresine de saygı duyar deyiveririz öğretilmişliklerimizle. Düşündünüz mü hiç çevremizin de aslında biz olduğunu? Başkalarında en çok eleştirdiklerimiz, kendimizde eleştirmek istediklerimizdir de görmeyiz bazen bunu. Mutsuz hiçbir şeyi beğenmeyen insanlar, aslında kendini sevemeyen, kendisine saygı duymaktan uzak insanlardır gözlemlediniz mi? Saygılı insanların hayatları da güzel geçer nedense. “İyiliği yalnız iyiler görür, kötülüğü herkes” dedirten neydi Cenap Şahabettin’e?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     İncelikle dokunmak gerek hayata, her şeyin farkında olarak hem de. Yaratılanı hoş görerek Yaratandan ötürü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Hayvan Yetiştiricileri ve Kooperatifleri Merkez Birliğinin geçen hafta düzenlediği bir konferans sonrasında, tüm günü alan eğitim çalışmalarının, paylaşılan sorunların ardından düzenlenen gala gecesiydi. Üyelerin bazıları alkol sınırını aşınca içlerini daha bir yüreklilikle ortaya dökmeye başladılar. Bir kısmı dinleyemeyecek noktadaydı alkolün verdiği uyuşuklukla, bir cümle çarptı kulağıma ve mikrofonun sesi kapandı birdenbire. “Burada beni değil, kendinizi dinlemiyorsunuz” dedi bir şeyler söylemeye çalışan üyelerden biri. O an aklım bu inceliğe takılıverdi işte. Biz çevremize değil kendimize göstermiyoruz aslında gereken saygıyı. Çok yol alacağız daha, her gün hiç ummadığımız insanlardan daha neler neler öğrenerek. Siz saygıyı hangi çevreden görmüyorsunuz acaba? Ya da size saygı göstermesine engel olacak kadar hangi çevreden uzak tutuyorsunuz yaradılış gerçeğinizi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-6963824422734402407?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/6963824422734402407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/6963824422734402407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/01/evresel-incelikler.html' title='ÇEVRESEL İNCELİKLER'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-2263657114682193677</id><published>2008-01-27T12:18:00.000-08:00</published><updated>2008-01-27T12:19:48.127-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='MEDENİ İNCELİKLER'/><title type='text'>MEDENİ İNCELİKLER</title><content type='html'>MEDENİ İNCELİKLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;Bugün yazımın konusu, yaşamımızın her anında gözümüze batan, medeniyetten ne kadar uzak olduğumuzu yüzümüze vurur gibi, yolumuza dikilen kasisler. Hiç düşündünüz mü, nedir bu kasisler? Neden ve nerelere kurulurlar? Kurulurken, aslında o toplumda yaşayan insanlara, satıraltında hangi mesajlar verilmektedir? Sadece dikkatli olun, trafikte hız sınırını aşmayın mı demek istenmektedir, yoksa başka hayatlara yeterince düşünceli ve saygılı olamadığımız için, birileri bunu bizim adımıza zorunluluk olarak mı dayatmaktadır?  Bu kasisler, mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir yolunuzun bir yerlerinde. Belki üstünde düşünmeye gerek duydunuz veya duymadınız, gerçekten çok ihtiyaç olduğunu farkettiniz veya o yolda kasise ne gerek olduğunu sordunuz kendinize. Çoğumuz zaman zaman araba kullanırken, serzenişte bulunmuşuzdur. Fakat başka sürücülerin dikkat etmemesinin doğuracağı sonuçların korkusuyla, ancak aracımız zarar gördüğü anda, şikâyetimizi dile getirebildiğimiz, araçlarımızın, yürüyen aksamının baş düşmanları hakkındaki düşüncelerimi, sizlere de aktarmak isterim.&lt;br /&gt;Dikkat ederseniz yollarımızda gördüğüm kadarıyla standardı olmasa bile üç çeşit hız önleyici (yapay kasis) kullanılmaktadır. Bunlardan ilk sözetmek istediğim, sıcak asfalt veya beton kullanılarak yapılan kaplumbağa sırtına benzeyen kasisler. Bu gruptaki kasisler, genellikle alt aksamı yere yakın, lüks araçların altının vurmasına ve sıklıkla eksozun kopması gibi sorunlara neden olurlar. İkinci grup hız önleyiciler, çelik veya çelik üzerine lastik kaplı olup, yolu boydan boya keserler. Bunlar arabanın altının sürtmesine neden olmamakla birlikte, hızlı da geçilse, yavaş da geçilse arabanın yürüyen aksamında, lastik çelik kuşaklarının kırılmasına, amortisör patlamasına, jant yamulmasına, bilye ezilmesine, rot balans ayarlarının bozulmasına neden olurlar. Üçüncü grup hız önleyiciler ise, yine yollara aralıklarla döşenen lastik takozlar veya yine şerit şeklindeki ince kabartmalardır. Bu tip hız önleyiciler, hemen hemen hiç dikkate alınmazlar. Bölge trafik civarında bol miktarda bulunmasına rağmen, trafiğin hız kuralları rahatlıkla ihlal edilir. Bunlar da yine araçların yürüyen aksamına ciddi zararlar verirler. Şehir içi yollarda, özellikle okul ve resmi daire önlerinde sıklıkla gördüğümüz hız önleyiciler, çoğunluğu ithal olan araçların yürüyen aksamına, dolayısı ile milli ekonomiye bu derece ciddi zararlar verirken niye döşenirler acaba?&lt;br /&gt;Dikkatli araba kullanmayı, birlikte yaşadığımız insanların yaşam haklarına karşı saygı duymayı, trafik kurallarını bilmiyor muyuz yoksa biliyor da uygulamıyor muyuz? Özümüzde medeniyetten bu kadar da uzak mıyız? İnsan hayatına saygıyla yaklaşamamak yüzünden, milli ekonomimize ne kadar zarar verdiğimizi göremeyecek kadar hızlı mı geçiyoruz medeniyetin yolundan da, birileri geçtiğimiz yollara kasisler koymak zorunda kalıyor? Hem de verdiği ekonomik zararları gözardı ederek. O zararlar, milli gelirimizden, eğitim, kültür, insanca yaşamak gibi birçok haklarımızdan eksiltilerek ödeniyor, İnsan hayatına saygısızlığımızın bedeli, bu haklarımızla ödeniyorsa, insan hayatına saygı göstererek trafikte hız sınırını aşmama bilincinin neler getireceğini de düşünmek gerek?&lt;br /&gt;Hiç dikkatinizi çekti mi? Benzer hız önleyicilerimizden, kültür kenti, entellektüel insanların yaşadığı, üniversite kenti Çanakkale’mizde de bol miktarda var. Şehrimizin güzide kurumu, mensubu olduğum üniversitemizin Terzioğlu ve Dardanos yerleşkelerinde de bulunduğunu üzülerek belirtmek zorundayım.&lt;br /&gt;Yolumuza, zorunluluklarla koyulan, hız önleyicilerin gerekliliği mi, yoksa dikkatli gitmeyi düşünebilmemizin gerekliliği mi diye sorarsam, sizin cevabınız ne olurdu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-2263657114682193677?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/2263657114682193677'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/2263657114682193677'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/01/medeni-incelikler.html' title='MEDENİ İNCELİKLER'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-6996968621394062162</id><published>2008-01-11T07:45:00.001-08:00</published><updated>2008-01-11T07:45:43.744-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TOPRAKTA ORGANİK MADDE'/><title type='text'>TOPRAKTA ORGANİK MADDE</title><content type='html'>Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep şikâyet ederiz toprak bir türlü imana gelmiyor diye. Yağmur yağar çamur olur içine girilmez tarlanın. Kuruda zaten işlemek eziyettir. Kesekler yığılır kalır tarlanın içinde. Sulanan tarlalarda özellikle, iki defa üç defa sürmedikçe domates biber yeri hazırlayamayız bir türlü. Sonuçta zordur toprağı ekime hazırlamak.&lt;br /&gt; Ama hep istenir bir defa sürülünce toprak bulgur gibi olmalı. Oysa ya kına gibi olur toprak ya da moloz taşlara benzeyen kesekler bir türlü ufalanmaz.&lt;br /&gt; Organik madde eksikliği pek dikkati çekmez topraklarda. Var mıdır yok mudur çok da dikkate alınmaz. Oysa toprağın mayasıdır. Toprağın işlenmesi, imana gelmesi, zenginliği, bereketi organik maddeye bağlıdır. Gübreden daha önemli olmasına rağmen, gübre kadar kıymet verilmez. &lt;br /&gt; İdeal bir tarla toprağında % 5 oranında organik madde bulunması gerekir. Oysa Türkiye genelinde olduğu gibi, bölgemiz topraklarında da organik madde % 1’in altına düşmüştür. Organik madde yetersizliği, toprağın küme yapıdan teksel yapıya geçişini hızlandırmakta, havalanma, ısınma, su emme kapasitesi başta olmak üzere birçok özelliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Sulanan alanlarda organik madde yetersizliği daha belirgindir ve daha önemli sorunlara neden olmaktadır. &lt;br /&gt; Organik madde öncelikle kil, silt ve kum taneciklerinin bir araya gelerek toprağın küme yapı (agregat) oluşturmasını sağlamaktadır. Küme yapıda, organik maddece zengin olan topraklar, iyi havalanmakta, ilkbaharda daha çabuk ısınmaktadır. Havalanma kapasitesinin artması etkili kök derinliğini artırmakta, bitkiler daha geniş toprak kitlesinden yararlanabilmektedir. Daha derinlere inen kökleri sayesinde kuraklığa daha fazla dayanabilmektedirler. &lt;br /&gt; Toprakta organik madde, toprağın su infiltrasyon (su emme) kapasitesini artırdığı gibi, su tutma kapasitesini de artırmaktadır. Daha uzun süre tutulan tarla kapasitesindeki su, bitki besin maddelerinin yarayışlılığını bir kat daha artırmaktadır. &lt;br /&gt; Organik maddece fakir topraklarda, yetersiz havalanma nedeniyle kökler toprağın üst kısımlarında yoğunlaşmakta, daha fazla gübre ve sık sık sulamaya gereksinim göstermektedir. İşlemesi zorlaşmakta, sürekli kesek oluşturmaktadır.&lt;br /&gt; Organik madde kaynaklarının başında çiftlik gübresi gelmektedir. İyi hazırlanmış, yanmış çiftlik gübresi iki yılda bir sulanan alanlarda dekara 2 ton, kıraç tarlalarda ise üç yılda bir dekara 2 ton hesabıyla verilmeli ve toprağa karıştırılmalıdır. Bitkisel üretime dayalı faaliyet gösteren işletmelerde çiftlik gübresi ya temin edilmeli veya topraktaki organik maddeyi artırıcı uygulamalara yer verilmelidir. &lt;br /&gt; Organik maddeyi artırmak için en iyi yol yeşil gübrelemedir. Bu amaçla yetiştirilebilecek çok sayıda bitki türü olmakla birlikte, en iyisi kışlık tek yıllık baklagilleri yetiştirmektir. Özellikle yoğun sebze ekiminin yapıldığı sulanan alanlarda adi fiğ, Macar fiği ve bakla gibi kışlık tek yıllık baklagiller kasım ayında ekilerek çiçeklenme döneminde, mayıs ayı başında toprağa karıştırıldığında, 2 ton çiftlik gübresine eşdeğer organik madde ve bir torba %26’lık Amonyum Nitrat gübresine bedel azot bırakmaktadır. Fiğ türleri aynı zamanda ot için de değerlendirilebilmektedir. Ot için biçildiklerinde dahi, anız ve kökleriyle toprağın organik madde ve azot içeriğini artırmakta, kendilerinden sonra dikilen biber, domates gibi sebze türlerinde verim ve kaliteyi önemli derecede yükseltmektedir. Aynı zamanda gübre ve sulama masraflarını da azaltmaktadır. &lt;br /&gt; Gerek çiftlik gübresi, gerekse yeşil gübreleme uygulamalarına iki yılda bir yer verilmesiyle tarım alanlarında hemen bütün kültürel işlemler kolaylaştığı gibi, verimlilik düzeyleri de önemli derecede artmaktadır. Domates ve mısır yetiştirilen alanlarda, her geçen yıl verim azalışlarının sebebi topraktaki organik maddenin hızla tükenişidir. &lt;br /&gt; Tarlanın daha kolay işlenmesi, verilen gübre ve suyun daha iyi değerlendirilmesi, daha kaliteli ürün ve yüksek verim alınabilmesi için organik maddenin artırılmasında yarar vardır. Aksi takdirde verilen emek ve masraflar istenilen ölçüde gelire dönüşmemektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-6996968621394062162?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/6996968621394062162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/6996968621394062162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/01/toprakta-organik-madde.html' title='TOPRAKTA ORGANİK MADDE'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-7665578976666736036</id><published>2008-01-11T07:43:00.000-08:00</published><updated>2008-01-11T07:44:32.764-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TARIMDA TEKNOLOJİ’NİN GELDİĞİ SON NOKTA'/><title type='text'>TARIMDA TEKNOLOJİ’NİN GELDİĞİ SON NOKTA</title><content type='html'>Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt; Daha önceki yazılarımda, çiftçilerimizin birçoğunun teknoloji kullanımında yatırım güçlerinin üzerinde hoyratça kaynak kullandıklarını ve alın terini, göz nurunu, toprağın bereketini ellerinde tutamadıkları konularına değinmiştim.&lt;br /&gt; Islah çalışmalarıyla başlayan ve makinaşma, sulama, gübreleme ve ilaç kullanımıyla hızlanan ileri teknoloji kullanımı, diğer adıyla yeşil devrim, hormon kullanımıyla zirveye çıkmış, potansiyel verimleri önemli derecede artırmıştır. Marjinal (sıra dışı) alanlarda ve marjinal zamanlarda bitkisel ve hayvansal üretim yapma çabaları aslında hep gıda üretimini artırma amacını gütmektedir. Klasik ıslah çalışmalarıyla daha kısa sürede yetişebilen erkenci, kıraç, tuzlu, kurak koşullara dayanıklı, hastalık ve zararlılara toleranslı çeşitler geliştirilmiştir. Hormon uygulamalarıyla mevsimi dışında ürün yetiştirmek de mümkün olmaktadır. Hayvansal üretimde de klonlama-kopyalama çalışmaları hızla devam etmektedir. &lt;br /&gt; Günümüzde biyoteknoloji ve genetik mühendisliği, akıl sınırlarını zorlayan uygulamaları hayata geçirmektedir. Özellikle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla (GDO), tarımda günahıyla sevabıyla yeni bir çığır açılmıştır. Artık herhangi bir canlıdan, böcekten, hayvandan, insandan bir özelliği ortaya çıkaran gen alınarak, herhangi bir domates, biber, mısır veya buğday çeşidine aktarılarak yeni çeşitler geliştirilmektedir. ABD, Kanada, Arjantin ve Brezilya’nın başı çektiği transgenik çeşit yetiştiriciliği, AB ülkelerinde ve Ülkemizde yasaktır. Bazı AB ülkeleri yasaklarını hafifletmeye başlamışlar, ancak birçok ülkede sağlıkla ilgili belirsizlikler ve riskler devam ettiğinden yasaklar devam etmektedir.&lt;br /&gt; İlk defa ABD’de 1994 yılında bir domates çeşidine üretim izni alınarak başlanan genetiği değiştirilmiş çeşit yetiştiriciliği, günümüzde 81 milyon hektar alana ulaşmıştır. Genetiği değiştirilmiş çeşit üretimi, mısır, soya, pamuk, domates, çeltik gibi ürün türlerinde yoğunlaşmıştır. Bazı balık türlerinden soğuğa dayanıklılık geni alınarak patates ve domates çeşitlerine aktarılmış ve soğuğa dayanabilen çeşitler geliştirilmiştir. Mısır ve soyada Roundup gibi yabancı ot ilaçlarına dayanıklı çeşitler geliştirilerek sınırsız ilaç kullanımı mümkün hale gelmiştir. Olumsuz çevre koşullarına dayanıklı, hastalık ve zararlılardan etkilenmeyen çeşitler sürekli geliştirilmektedir. En ilginci hayvansal protein sentezleyebilen soya fasulyesi bile elde edilmiştir. &lt;br /&gt; Genetiği değiştirilmiş çeşit kullanımının ciddi sorunları bulunmaktadır. Çeşit ıslahıyla başlayan genetik erozyon, yerel bitki tür ve çeşitlerinin ortadan kalkışı, genetiği değiştirilmiş çeşitlerle daha da hızlanmıştır. İlk geliştirilen çeşitlerle beslenen insanlarda alerjik ciddi rahatsızlıklar görülmüş ve hemen üretimden kaldırılmışlardır. Genetiği değiştirilmiş ürünlerle beslenen insanlarda görülebilecek rahatsızlıkların başında antibiyotiklere bağışıklık gelmektedir. Antibiyotiklere bağışıklı hale gelen insanlar, hasta olduklarında antibiyotikle tedavileri imkânsız hale gelmektedir. Diğer bir deyişle ilaç tedavisine cevap alınamamaktadır. İlaçlara dayanıklı çeşitlerle beslenen insanlarda bu tür sorunların sıklıkla görülmesi de bunu kanıtlamaktadır. &lt;br /&gt; Dünya’da bağımsız tohumculuk firması neredeyse kalmamıştır. Bütün firmalar kimya devleri tarafından satın alınmıştır. Genetiği değiştirilmiş çeşit geliştirme çalışmaları bu nedenle boyut değiştirmiş, kimya şirketlerinin ticari amaçları doğrultusunda gelişmeler yoğunlaşmıştır. Hedefte çiftçileri daha bağımlı hale getirmek vardır. Bugün melez çeşitlerde yaşanan her yıl yeni tohum kullanma zorunluluğu, bütün ürün türlerine yayılacaktır. Bu amaçla sebzelerde çekirdeksiz çeşitlerin geliştirilmesi, buğday, arpa, çeltik gibi türlerde tohumları çimlenmeyen “intihar tohumlarıyla” devam edecektir. Diğer bir deyişle, üretici her yıl yeni buğday, arpa, çeltik, fasulye tohumluğu kullanmak zorunda kalacaktır. &lt;br /&gt; Makinada, gübrede, ilaçta, hormonda, yaşanılan bağımlılıklar yakın gelecekte farklı bir boyut kazanacak. Üreticilerimizi tohum temin etmede ve yetiştirdikleri ürünlerde patent hakkı ödeme gibi üretim maliyetlerini artıracak sorunlarla karşı karşıya getirecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-7665578976666736036?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/7665578976666736036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/7665578976666736036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2008/01/tarimda-teknolojinin-geldii-son-nokta.html' title='TARIMDA TEKNOLOJİ’NİN GELDİĞİ SON NOKTA'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-3346399212201121762</id><published>2007-12-28T06:08:00.000-08:00</published><updated>2007-12-28T06:10:31.030-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ESKİ MESLEKLERE NE OLDU'/><title type='text'>ESKİ MESLEKLERE NE OLDU…</title><content type='html'>Prof. Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Meslekler vardı eskiden aile boyu çoluk çocuğun bile çalıştığı işleri yetiştirebilmek için. Yedi nesline geçim temin edeceği düşünülürdü meslek erbabının. Çuvalla para kazanırlardı. Çok zaman konu komşusu takılırdı “nereye koyacaksın bu kadar parayı” diye. Sonra zaman geldi işleri azalmaya başladı. Çoluk çocukla birlikte bütün ailenin çalıştığı halde müşterilerinden işleri bitiremediği için şikâyetler alan emektar sanatkârlar, müşteri beklemeye başladılar. Gözleri yollara bakar oldu. Her sabah hevesle duayla açtılar ekmek kapılarını, sağı solu süpürdüler ama gözleri yollarda kaldı hep… Akşamları boynu bükük döndüler evlerine günlerce haftalarca. Önce çocuklar terk etti güzide meslekleri. İnatla direndiler ayakta kalabilmek için. Bu yaştan sonra da ne iş değişirdi, ne de ömre bedel meslek. Çoğu yerde dünya ile birlikte terk edildi meslekler, bir bir kapandı ekmek kapıları.&lt;br /&gt; Hepsi gözünüzün önüne gelmiştir. Nalbantlar, Tabakçılar, Semerciler, Kalaycılar, Bakırcılar, Sepetçiler, Değirmenciler, Kispetçiler, daha pek çok meslek dalı en önemli geçim kaynakları iken, birer birer gösterilir hale geldi. Teknolojiye, değişen ihtiyaçlara yenildiler çaresiz…&lt;br /&gt; Köylerimizde her kapıda bir çift öküz, manda, at ya da eşek bulunurdu çeki gücünden yararlanılan. Her çift sezonunda hayvanların nalları yenilenir, çift sürerken düşen nalların yerine yenileri takılırdı. Çift sezonunda, hasat harman dönemlerinde nalbantlar gece gündüz çalışır işlerini bitiremezlerdi. Daha önceleri nakliye işleri de çeki hayvanlarıyla yapılırken, yol boylarında da şimdiki lastikçiler gibi nalbantlar bulunurdu. Köylerimizde ne öküz kaldı ne manda gücünden yararlanılan. Yerini traktörler aldı kısa zamanda. Hızla makineleştik. Nalbantların yapacakları pek bir şey kalmadı ve bir bir kapandı dükkanların kapıları. &lt;br /&gt; Nalbantlık, günümüzde gereksiz gibi görünse de, aslında geçmişteki kadar ihtiyaç var bu mesleğe ve meslek erbaplarına. Kapalı sistem süt sığırcılığında, hayvanlar gezdirilmediği için sürekli tırnak sorunları ortaya çıkmaktadır. Hayvanların tırnak bakımlarının yapılması, hatta nallanması önemli yararlar sağlamakta, ancak bu işleri yapacak nalbant bulunamamaktadır. &lt;br /&gt; Deri işleme tabakhanelerde yapılırdı. Hemen her ilçede onlarca tabakhane bulunurdu. Ailece çalışılır, herkes bir işin ucundan tutardı. Neredeyse hiç masrafsız deriler temizlenir, debağlanır, kösele haline getirilirdi. Her bir tabakhanede usta, kalfa, çırak 5-6 kişi çalışır, bu meslekten geçim temin eder, aynı zamanda bu mesleği öğrenirdi. Sırayla kapanmaya başladı bu emeğe, alın terine dayalı ekmek kapıları. Kapanmalarında en önemli etken petrol ürünleri oldu. Suni deri ve köseleler yırtıksız, çiziksiz olduğu gibi ucuz olmasıyla deri işlemeyi tüketti yavaşça. Önceleri ekonomik olmadığı, sürdürülebilir bir geçim kaynağı olmadığı iddia edildi. Aslında ikinci önemli sebebi de çalışacak eleman bulamadı bu sektörümüz, işsizliğin diz boyu olduğu ülkemizde. Kolay hayat rahat yaşam felsefesi içinde maalesef birçok mesleğimizin geleceğini sanki kendimiz daraltıyoruz.&lt;br /&gt; İki hafta önce ortaokulda okurken Debağlama işinde çalışmaya başlayan Sayın Necdet KURT beyefendiyle kaybolan mesleklerle ilgili kısa bir sohbetimiz olmuştu. Bize sağ olsun mesleğin inceliklerini, zamanında altın bir bilezik olduğunu anlattı deri işlemenin. İyi de gelir getirdiğini ancak, suni deriye yenildiklerini ifade etti. Gerçekten bundan 4-5 yıl öncesi deri çok pahalıydı. Hatta Kurban Bayramlarında deri toplamayla ilgili THK, vakıflar, dernekler, camiler, bazı köy okulları ciddi faaliyetlerde bulunurlardı. Geçtiğimiz hafta Kurban Bayramını kutladık. Şahit olduğum bir ifadeyi paylaşmak istiyorum. Deriler toplama masrafını bile karşılamıyor diyordu bir dernek yöneticisi. Koyun derisi 3-5 YTL’yi geçmiyor. Dört sene önce 16-17 YTL olan koyun derisinin yüzüne bile bakılmıyor artık. O halde şimdi sorgulamak gerekiyor. Deriler bu kadar ucuzlamış iken, tabakhanelerin çalıştırılması, eski ekonomik güçlerine ulaştırılması mümkün değil midir acaba?&lt;br /&gt;Aslında hedeflenen, eskiye iyisiyle kötüsüyle sorgulamadan sahip çıkmak değil, yeniliği yakalayabilmek adına, yenileşebilmek için, gözden çıkardığımız gerekli değerlerimizi korumak. Maddi olsun, manevi olsun, ne değerlerimiz var yitirdiğimiz, yitirirken gözümüzü kırpmaya bile zaman bulamadığımız. İyi düşünmek gerekiyor, değişmeyen tek şey değişimdir diye bakarken, bu değişimin getirdikleri, götürdüklerinin yerine daha güzelini bırakabiliyor mu? Bunların hesabını doğru yapıp, yaşanılanları hazmederek çıkılmadıktan sonra bir yola, yoldaki engellerden daha çok şikayet ederiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-3346399212201121762?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/3346399212201121762'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/3346399212201121762'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/eski-mesleklere-ne-oldu.html' title='ESKİ MESLEKLERE NE OLDU…'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-7070577856534502665</id><published>2007-12-12T09:21:00.001-08:00</published><updated>2007-12-12T09:22:21.030-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ESKİ BAYRAMLAR'/><title type='text'>ESKİ BAYRAMLAR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sevgili Dostlar.&lt;br /&gt;Uzun bir Ramazan ayının ardından her zamanki gibi Bayrama kavuştuk. Evet, her zamanki gibi bir bayram kutladık değil mi. Geçen sene de gelmişti iki defa bayram ne değişti ki... Hayatı yakalamaya çalışırken daha ne bayramlar göreceğiz farkında olmadan.&lt;br /&gt;Yumurtanın kaç kuruş olduğunu bilmediğim zamanlarda da gelirdi Bayramlar. Yarından sonrasının sonrası diye heyecan basardı. Çocuk kalma özlemi mi acaba bu güzellikler, heyecanlar diye çoğu zaman düşünürüm hep yeni bayramlara haksızlık etmemek için, hatta şimdiki çocuklar bizim kadar zevk alıyorlar mı bu bayramlardan diye de kıyas yapmak isterim. Ama bunu kıyaslama imkânı yok maalesef. O zamanlar çocuktuk ve duygularımız başkaydı, şimdi ise bambaşka... Bununla birlikte farklı zaman boyutlarında da olsa kıyaslayabileceklerimiz var...&lt;br /&gt;Ramazan boyunca yemek için yapılan yufkalardan saraylı yapılırdı misafirlere ikram etmek için. Şimdi güllaç diyorlar hazırına. Baklava yapılırdı hamurlar açılarak. Susam ezilir baklava bezelerinin içine serilirdi. En güzel yemekler, yaprak sarmalar yapılırdı. Hepsi el emeği, göz nuru. En zorlarına girişilirdi ki ikramın kıymeti, ikram edilende kıymeti hissettirsin diye. Bayram günü gelenlere yedirilirdi. İkram geri çevrilmezdi. Çanaklar temizlenirdi. Şekerim var yoktu o zamanlar. Perhizdeyim hiç yoktu. Esmen tütün kolonyası dökülürdü, şimdi kokusunu beğenmediğimiz. Baklavanın bir dilimi dönmezdi, şekerler, erik kuruları çevrilmezdi, kolonya sağolla (istemem) karşılaşmazdı. Üstüne üstlük şimdi geri çevirmeler kibarlıkla, kabuller ise bayağılıkla, göreneksizlikle nitelendiriliyor. Nerdeyiz...&lt;br /&gt;Ne zahmetlere girerlermiş eskiden. Şimdi Güllüoğlu, Hacı Tayyip Usta, Bolulu Hasan Usta’dan baklava, kadayıf, tulumba alıveririz, Ülker, Eti, Şenay şekerlemeleri alıveririz, bir de limon çiçeği kolonya. Bak artık büyük marketlerde hazır bayramlıklar bile var bizim için düşünmüşler. Heyecan yapmaya ne yapsam diye düşünmeye gerek kalmıyor...&lt;br /&gt;Kapı kapı dolaşırdık, el öpmeye giderdik bilmediğimiz kapılara irili ufaklı, küçük büyük bir sürü çocuk. Ama bütün kapılar birimizin amcası, halası, teyzesi olurdu mutlaka. Akşamüzeri ceplerimizde çakmak şeker, kaba şeker, naneli şeker, bisküvi, lokum, üzüm kurusu, erik kurusu olurdu. Hiç kimse sormazdı kaç paran oldu, baban kaç para verdi diye... Nerdeyiz…&lt;br /&gt;Son zamanlarda genellikle mail listemizde ve cep telefonumuzda bulunan arkadaşların, aynı mesajla, ismine bile hitap etmeden bayramlarını tebrik etme ...kliğinde bulunuyoruz. Çok ağırımıza gitse de öyle yapıyoruz, nerelere geldik. Elle yazardık seçtiğimiz kartların ardını, her bir arkadaşımıza tek tek hitap ederek, tatlı duygular içinde. Her birinin tebrikini yazarken adeta onunla olurduk, gözümüzün önüne, karşımıza güler yüzüyle geliverirdi. Sonra yazılmışlarından kendimize göre ifadeleri güzel olanları seçmeye başladık. Fakat imzalaması zor gelmeye başladı. Matbaalara hazır imzalı bastırmaya başladık. Bu defa zarfların üzerini yazmak zor geldi. Şirket sahibi gibi, binlerce bayram tebriki gönderiyor gibi etiket programı edindik. O bile zor gelmeye başladı. Hazır kartları üstü yazılmış zarflara koymak, en zoru da postaneye gitmek... Dostlar için ne çok zahmetler bunlar...&lt;br /&gt;Düşünüyorum da bu kadar kısa sürede uzak dostlarımızın bayramlarını kutlamada o kadar büyük değişimler geçirmişiz ki, yakın gelecekte düşünme zahmetinde bile bulunmayacağız gibi, birileri bizim yerimize en güzel nağmelerle kutlayacak ve dostlarımız da, biz de sevineceğiz bak ne güzel etti diye... Ama ben yine de hiç hatırlamamaktan iyidir pozitifliğiyle maillerimi, kısa mesajlarımı gönderdim ezile büzüle.&lt;br /&gt;Sevgi, saygı, arkadaşlık, dostluk emek istiyor, çaba istiyor aslında. Dostlarımıza layıkıyla zaman harcadığımız, emek harcadığımız yeni bayramlarda buluşmak dileğiyle…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-7070577856534502665?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/7070577856534502665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/7070577856534502665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/eski-bayramlar.html' title='ESKİ BAYRAMLAR'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-1154400200639428021</id><published>2007-12-12T09:20:00.002-08:00</published><updated>2007-12-12T09:21:26.961-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YUMURTA KAÇ KURUŞ'/><title type='text'>YUMURTA KAÇ KURUŞ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Paranın az kullanıldığı veya pek geçmediği devirleri bizden eskiler daha iyi bilirler ama ucundan yakaladığımı tahmin ediyorum. Daha mı sade bir yaşam sürüyordu insanlar. Dört tane bakkal vardı köyde, lakaplarıyla anılırlardı onlar, şimdiki gibi mini market, altın market gibi isimler yoktu. Bakkallarda neler bulunurdu çok bilmesem de, aldıklarımın çoğunu hatırlıyorum. Bakkaldan genellikle çay, şeker, sigara, gazyağı, fitil, lamba camı gibi birkaç kalemi geçmeyen ihtiyaçları alırdım. Rahmetli dedem üçüncü sigarası içerdi, harman çayı alırdım 100 gramlık, şeker çuvalla alınırdı. Elektrik olmadığı için gazyağı, lamba camı ve fitil en acil ihtiyaçlardandı. Eğer geceleri lamba söndürülmez, kısık gece lambası gibi yanarsa çok fitil tüketirdi. Hem camı da simsiyah olurdu isten. Küllü su ile ovmak gerekirdi. Bu arada kül en önemli temizlik maddelerindendi. Her evde hemen hemen küllerin biriktirildiği bir toprak kap bulunurdu. Çamaşır yıkarken de çok kullanılırdı. Hani kirli elbiseleri küllü suya ıslamak vardı. Çay ve şeker çok giderdi. Her gün akşam ocaklıkta (şimdi şömine diyorlar) ateşin yanında çaydanlık külün içinde oturur, çay yapılacağı zaman ateşe yaklaştırılırdı.&lt;br /&gt;Niye şimdiki gibi ihtiyaçlar fazla değildi. Oysa her türlü yemek pişerdi. Sadece geleneksel olan her sabah tarhana çorbası idi. Yine iki çeşit üç çeşit yemek pişerdi. Kuru fasulye, nohut, bulgur, börülce, kuskus, makarna, mantı, börek, erişte, daha birçok yemek yapılırdı. Hatta bakladan bile yemek yapılırdı ki ıslandıktan sonra yemesi çok güzel olurdu çerez gibi. Makarna evde yapılır, yufkalar açılır ve ince ince kıyılarak güneşte kurutulur veya bazen fırınlanırdı. Makarnanın 5-6 çeşit yemeği yapılırdı mevsimine göre, fırınlanmışından çok güzel tatlı olurdu. Sadece undan ne çorbalar, ne yemekler yapılırdı. Höşmerim kırılırdı şekerlenir tatlı yerine yenirdi. Her evin avlusunda birkaç sığır beslenirdi. Süt satılmaz, yoğurt, peynir, tereyağı, çökelek, lor yapılırdı. Özetleyecek olursak evin ihtiyaçları diğer bir deyişle iç tedarik ön plandaydı. Köylüler önce ihtiyaçları için üretir, artanını satarlardı. Kendine ait dünyalar vardı. Yarın, öbür gün veya gelecek sene ne yapacağını herkes biliyordu. Gelecekleri sadece biraz daha iyi yaşamak… Başka yok. Daha fazlasını görmediler ki hiç.&lt;br /&gt;Ekmek satılmazdı, tavuk, yumurta, tarhana, bulgur, kuru bakliyat satılmazdı bakkallarda, fiyatını da kimse bilmezdi. Acaba üçüncü sigarası kaç lira idi? Ben parasını hiç bilmedim. Hep yanında bir şeyler alındığı ve para çok az kullanıldığı için öğrenemedim. Şimdilerde yaptığım hesaplara göre 75 kuruş imiş. Çünkü iki yumurta 100 gramlık bir paket çay alıyordu ve çay bir liraydı, üçüncü sigarasından para artıyordu. Birinci sigarası da bir liraydı ve ikinci sigarası sanırım 85 kuruştu. Çok eski değil aslında yetmişli yılların başları. Bir yumurtacı gelir köyde yumurta toplardı. Kaç kuruşa alırdı bilmiyorum. Bakkallarda alınan ihtiyaçlara karşılık yumurta, bakla, buğday veya arpa verilirdi genellikle. Takas yaygındı. Bakkallar biriken hububatı zahirecilere satarak paraya dönüştürürdü. Toptancıların biri gelip biri gitmezdi bakkallara. Bakkallar şehre gider neler lazımsa onları çuvallara doldurur, köy dolmuşunun üstündeki bagaja atar getirirlerdi. Belki o yıllarda köylüler için şehri görmek bile gerekmiyordu. Ne zor ama ne kadar sade imiş hayatlar. Şimdi şehirde bağ, bahçe, tarla işlemeyen insanlara hizmet eden bakkallarda ne varsa köylerdeki bakkallarda da var. Köylüler çok zengin mi oldular acaba, bakkaldan ekmek, bulgur, fasulye, tavuk, makarna, hatta hazır çorba gibi şehirlilerin bütün aldıklarını alıyorlar. Yoksa zamanları mı kalmadı tarhana, bulgur, erişte, mantı, makarna, pekmez, reçel yapmaya. Eskiden bütün işler elle yapılırdı. Günlerce orakla buğday biçilir bir ay harman dövülürdü. Şimdi ayları alan bu işler bir gün sürüyor makinayla. Hayvanları dahi makinayla sağan köylülerin acaba zamanı mı kalmıyor yoksa satın alması daha mı kolay. Abartıyorlar mı acaba? Zengin olmayı zengin yaşamak mı zannediyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-1154400200639428021?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/1154400200639428021'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/1154400200639428021'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/yumurta-ka-kuru.html' title='YUMURTA KAÇ KURUŞ'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-5720048449229610152</id><published>2007-12-12T09:20:00.001-08:00</published><updated>2007-12-12T09:20:48.552-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HANGİ ÇOCUKLAR ŞANSLI'/><title type='text'>HANGİ ÇOCUKLAR ŞANSLI</title><content type='html'>&lt;p align="justify"&gt;Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;Sevgili Okurlar,&lt;br /&gt;Eskiler yeniler derken dördüncü köşe yazısı da geliyor böylece. Umarım beğeniyorsunuzdur. Yine kıyaslamalara devam etmek istiyorum bulunduğumuz ve geleceğimiz yerleri görmek açısından.&lt;br /&gt;Bundan otuz yıl öncesi ve daha gerisinde çocukların oyuncakları nelerdi veya o dönemleri yaşayanlarımız için oyuncaklarımız nelerdi, hangi oyunları oynardık hiç düşündünüz mü? Evet, eski çocukların oyunlarından ve oyuncaklarından bir ikisini özellikleriyle şöyle bir sıralayalım.&lt;br /&gt;Çelik-çomak oynamak başta geliyordu. Hatta o kadar oturmuş bir oyundu ki. Deyimimiz bile oldu “şeytanla çelik-çomak oynar” gibi, hani uyanıklar için söylediğimiz. Malzemesi pırnar meşesinden olduğu için her zaman yapmak mümkündü. Tek tek oynandığı gibi, gruplar halinde de oynanırdı. Yere bir çukur açılır med oradan fırlatılır karşı takım havada yakalarsa veya çeliği vurursa oyuncu değişirdi. İkisi de olmazsa takım oyuncusu yerden kaldırdığı med’e vurur gittiği yere kadar, üç adım, beş adım ceza verir karşı takım atlayabilirse oyuncu değişir, yoksa verilen ceza kadar kazanılan sayılar takımın olurdu. Eğer med’i karşı takım havada yakalarsa bu defa takımın bütün sayılarını silerdi. Elbette bunun değişik şekilleri oynanmıştır. Hem aletler hem de oyun şekilleri çocukların kendilerine aitti.&lt;br /&gt;Topaç yapmak ve topaç çevirmek en büyük zevklerdendi. Daire çizilir ve içinde kalan topaçlar diğer oyuncular tarafından çıkarılmaya çalışılırdı. Bireysel veya takımlar halinde de oynanırdı. Topaçlar çoğunlukla karaağaç gibi sağlam ağaçlardan yapılırdı. Ucuna nalbantlardan mıh istenir ve çakılırdı. Çocukların kendi imalatlarıydı. Sonradan yapılmışları da satılmaya başladı gerçi bakkallarda.&lt;br /&gt;Telden bisiklet, şimdiki çın çın arabaya benzer arabalar yapmak, öz çamurundan evler arabalar, gazoz kapağından tekerlekler imal etmek, çember çevirmek, dokuz kiremit oynamak, ip atlamak, yere çizilen çeşitli karelerle sek sek oynamak, üzerinde Muzaffer Tema, Engin Çağlar, Belgin Doruk, Hülya Koçyiğit gibi artistlerin bulunduğu veya kibrit kutularından kesilen Antalya Yivli Minare, Sivas Çifte Minare, Erzurum Saat Kulesi gibi resimlerle pişti oynamak ve bunlara benzer pek çok oyun çocukların kendi el ve beyin becerileriyle geliştirip oynadıkları oyunlardı. Masrafsız ama özgün geliştirilmiş oyunlardı.&lt;br /&gt;Şimdi çocuklar için çok daha fazla oyuncak ve oyunlar var. Öyle ki, oyun ve oyuncakların adlarını bilmek ve takip etmek bile zor. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, hemen bütün çocuklar kendilerine alınan oyun ve oyuncaklardan, pazıllar (puzzle), bebekler, uzaktan kumandalı arabalar dahil üç beş gün içinde bıkıyor, yenilerini istiyorlar. Sınırsız oyuncak çeşitleri önlerinde olduğu halde yine canları sıkılıyor, yenilerini istiyorlar. Hele hele bilgisayarlarda oynanan oyunlar. İnternetten oynanan oyunlar. Takip etmesi bile zor artık. Saatlerce gözlerini kırpmadan oynadıkları oyunlar. Hatta birçoğu zeka oyunları olarak bile geçiyor. Sürekli yeni oyun CD’leri alınıyor ve evler CD çöplüğüne dönüyor. Sürekli internetten yeni oyunlar indiriliyor, bilgisayarın hafızası yetmiyor oyunların birçoğuna, bilgisayar yenileniyor. Çocuklar yine tatmin olmuyor.&lt;br /&gt;Acaba hangi çocuklar şanslı diye sorduğumuzda, şimdikiler deyiveriyoruz değil mi yaratıcılıklarını ve beyin gelişimlerini daralttığımız, bencilleştirdiğimiz, hırçınlaştırdığımız, odalarına hapsettiğimiz, çevrelerinden uzaklaştırdığımız çocuklar için. &lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-5720048449229610152?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/5720048449229610152'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/5720048449229610152'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/hangi-ocuklar-ansli.html' title='HANGİ ÇOCUKLAR ŞANSLI'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-7101241697128902057</id><published>2007-12-12T09:19:00.000-08:00</published><updated>2007-12-12T09:20:16.870-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TEKNOLOJİYE YENİK Mİ DÜŞÜYORUZ'/><title type='text'>TEKNOLOJİYE YENİK Mİ DÜŞÜYORUZ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt; Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Tarımsal üretimde her geçen gün tarımsal işlemlerimizi elimizden alan yeni teknolojik aletler geliştiriliyor ve hizmetimize sunuluyor.&lt;br /&gt;            Küçük arazilere sahip işletmelerde orak, düven, ot tırpanı (kosa), diğren, yaba, parmaklı, nacak, çapa, kazma, kürek, bel, tırmık, bakraç en vazgeçilmez aletlerdi.&lt;br /&gt;            Mayıs ayında başlardı ve yoğunlaşırdı işler. Çayırlarda otlar çiçeklenir, tırpanlar dişenir ve biçim başlardı. Günlerce ot biçilir, biçilen otlar kurutulduktan sonra sabah çiğinde deste yapılır ve kapalı yerlere taşınırdı. Ot hasatlarını arpaların hasadı izler, oraklar buğday hasatlarının sonuna kadar elden düşmezdi. Bir ay boyunca biçilen arpa ve buğdaylar sabah çiğinde toplanır ve harman yerine getirilirdi. Her gün bir harman yapılırdı. Düvenler sabahları çakmak taşları düşmesin diye ıslanır ondan sonra harmana başlanırdı. Akşama kadar, at, öküz veya traktörle dövülen harman, akşamüzeri toplanır ve savrulurdu. Harmanlar da günlerce sürerdi. Çocukların en sevdiği dönemlerdi harmanlar. Yığınların arasında saklambaç oynamak, harmanların içinde çeşitli jimnastik hareketleri yapmak çok hoşlarına giderdi.&lt;br /&gt;            Mısır, kavun, karpuz, susam, pamuk, süpürge darısı, domates hep elle çapalanırdı tek tek. Seyreltme de elle yapılırdı. Elleri nasır tutardı çiftçilerimizin. Çapaya ilk başlamalarda eller su toplar, patlardı hep. Masrafsız da olda zor işlerdi hep. Yine bu ürünlerin hasatları, günleri ayları alırdı. Elle toplanırdı tek tek, harmanları da elle yapılırdı.&lt;br /&gt;            Geçen hafta Cuma günü Bursa Tarım Fuarına son sınıf öğrencilerimizi götürdüm. Hemen bütün tarımsal işlemleri yapabilen makinalar geliştirilmiş. Dev traktörler, iş makinaları, sulama makinaları, hasat makinaları, süt sağma makinaları, jeneratörler, aklınıza gelebilecek her türlü işi yapabilen makinalar geliştirilmiş ve sergileniyordu. Üzüm toplama makinası çok ilgi çekmişti. Hatta çiftçilerimiz makinanın bu işi yapamayacağını bile iddia ettiler gerçi.&lt;br /&gt;            En ilgi çekenlerden bir tanesi de fuardaki en büyük 180 BG’lik iki traktörün Karacabeyli bir çiftçi tarafından alınmasıydı. Bu çiftçimizle görüşme imkanımız olmadı ama, mutlaka şimdiye kadar işlerini yürüttüğü traktörleri vardı. Olayın özeti şuydu aslında. Anılan üreticimiz, mutlaka bu yıl ürününden iyi para kazanmıştı. Alın teri, göz nuru, toprağın bereketi yurtdışına gitmişti. İleri teknoloji kullanma sevdasıyla gereksiz bir şekilde kaybetmiştik.&lt;br /&gt;            Tarımda nüfus istihdam edemeyen ülkelerin kendi amaçları doğrultusunda geliştirdikleri tarım alet ve makinalarının hemen hepsini kullanıyoruz. Ancak, küçük aile işletmelerinin teknoloji kullanımında daha dikkatli davranmaları gerekiyor aslında. Elbette, ekim, bakım, hasat, harman gibi işlemlerimizi kolaylaştırmak, daha kısa sürelerde bitirmek gerekiyor. Artık orakla ekin, kosayla ot biçemeyiz. İleri teknolojiden yararlanmak zorundayız. Ama hiçbir zaman da, ülkemizi traktör, tarım alet ve makinaları hurdalığına çevirmeye hakkımız yok.&lt;br /&gt;            Bu topraklarımızın tapulu sahibiyiz. Atalarımızın kanıyla sulanmış bu topraklarda daha dikkatli olmak zorundayız. Tarlanın tapusu cebimizde aslında ama Amerikan tohumu ekerek, İtalyan traktörle toprağı işleyerek, Alman ilaçlarıyla hastalık ve zararlı mücadelesi yaparak, Hollanda’nın biçerdöveriyle hasat yaparak hep onları kazandırıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-7101241697128902057?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/7101241697128902057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/7101241697128902057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/teknolojiye-yenik-mi-dyoruz.html' title='TEKNOLOJİYE YENİK Mİ DÜŞÜYORUZ'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-786602106251975304</id><published>2007-12-12T09:18:00.000-08:00</published><updated>2007-12-12T09:19:41.242-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖKÜZLERİMİZ VARDI'/><title type='text'>ÖKÜZLERİMİZ VARDI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt; Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Okurlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan birkaç ay önce Muhabir arkadaşımız Seçkin SAĞLAM “Hocam gazetemize köşe yazısı yazar mısınız?” diye sorduğunda “hay hay diye” cevaplamıştım ama o gün bu gündür bir türlü kısmet olmadı. Ancak geçenlerde internetteki bir guruba kısa bir yazı düştüğümde Kıymetli Dostumun, “tespitleriniz çok güzel, bunları değerlendirmelisiniz” demesi ve bana ciddi destek vermesinden cesaret alıp, kırsalda yaşadıklarımı, gelişen olayları Gazetemizin istediği sürece yazmaya çalışacağım. Amacım, köylerimizde teknoloji savurganlığını, zengin olmaya çalışırken aslında fakirleştiklerini, sadece yalancı bir zenginlik yaşayabildiklerini vurgulayıp, kendi öz değerlerine daha fazla sahip çıkmaları gerektiğini öğütlemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, öküzlerimiz vardı bir çift. Çok uzun yıllar sonra Ziraat Fakültesi ikinci sınıfta okurken, Hayvan Yetiştirme ve Islahı dersinde Boz Step Sığırı ırkından olduklarını öğrendim onların. Gerçekten çeki gücünden yararlanılan dev gibi hayvanlardı çocukluğumda. Heybetleriyle güven verirler, dağ bayır demeden her işe koşarlardı. &lt;br /&gt;Yedi yaşında Dedemlerin yanına geçivermiştim ne olduğunu anlamadan. Bildiğim okula daha yakındı evleri. Ninemle Dedem yalnızlardı. Onların ayakları olacaktım herhalde.&lt;br /&gt;Ninemlerle oturduğumuz ev iki oda bir salondan ibaretti. Yaklaşık iki dekarlık bir avlunun içinde, samanlık, öküzlerin ve sığırların ahırları hepsi bir düzen içinde yerleşmişti. Hepsi kerpiçten itina ile yapılmışlardı. Sanırım çatıları da yırtma ağaç ve tahtadandı. Evin ve ahırların bulunduğu kesimde, inekler, öküzler, tavuklar hepsi bir arada dururlardı. Folluklar duvarlara belli aralıklarda yerleştirilmişti. Yumurtalar öğleden sonra toplanırdı hep. Ama içinde mutlaka bir tane bırakılırdı tavuklar folluğu bilsinler diye. Avlunun yarısı ise bahçeydi. Erik, ayva, armut, muşmula, incir, asma, dut aklınıza gelebilecek bütün meyvelerden bulunurdu. Ayva biraz fazlaydı. Yaz boyunca meyve eksik olmazdı. meyvelerin üst tarafına bahçe ekerdik. Bahçenin hemen üst tarafında koca dutun altında hasır tezgâhı vardı. Rahmetli Ninem kendi ihtiyacımız için bazen hasır örerdi. Hasırın ara ipleri kovalık dediğimiz sazdan melik gibi örülerek yapılır, yumuşak aksaz ise aralarına geçirilerek kilim gibi dokunurdu.&lt;br /&gt;Evet öküzlerimiz vardı bir çift. Emektar Şaban ve yine emektar Akça’nın yerine alınan delikanlı Akça. Şaban bildiğim bileli vardı. Akça ise çok yaşlandığı için Dedem tarafından değiştirilmişti. Yeni aldığımız genç öküze de Akça ismini vermiştik. Akça çok ataktı, yüke bindiğinde durmak bilmezdi. Hızlıydı, bazen yolda giderken siyah siluetlerden korkar, arabayla birlikte, alır giderdi bizi. Zor durdururduk tarlaların içinde. Arabaya taş falan sardığımızda, yokuş çıkarken boyunduruğuna zincir bağlardık Akça’nın, yükün fazlasını ona verirdik. Güçlü ve atak olduğundan ona Şaban yetişemezdi yolda, boyunduruğu geride kalırdı hep.&lt;br /&gt;Çiftlerimizi hep öküzlerle sürerdik. Yetiştirirdik hepsini. Dedemle hafta sonları nereye giderse birlikte giderdik. Yaz çiftlerinde, hangi tarla olursa olsun, öküzleri çifte koştuğumuzda ancak güneş dağların arasından yüzünü göstermeye başlardı. Belli ki Dedem sabah namazını kılınca yola çıkıyorduk. Kaba kuşluk dediğimiz vakte kadar bir evlek yer sürer, öküzleri salardık, dinlenmeleri ve biraz otlamaları için. Toprak kavanozun (kanavaz da derler) içine Ninemin koyup ekmek doğradığı tarhana çorbasını çimenlerin üstünde açtığımız yaygının üzerinde yemenin tadı bir başkaydı. Sanki olgunlaşıyordu tarhana. İşim öküzlerin önünden gitmekti benim. Şaban uysal olduğu için hep diziye alırdık. Çok kahramandı. Ama çift sürerken de Akça’ya kayış atardık. Bu deyim aslında kökenini buradan almaktadır. Çok çalışana ve güçlü olana işin çoğu yaptırılır. Kaba kuşlukta yapılan kahvaltıdan sonra öküzleri yine çifte koşar öğleye kadar tarla sürmeye devam ederdik. Akşama kadar tek pullukla sürdüğümüz alan iki dönümü bulurdu. Akşamüstü, tarlanın kenarındaki dereden turna balıkları akmaya başlardı. Gündüz su sıcak olduğu için pek hareket olmazdı. Turna balığı şubatta göle yumurta bırakır, çıkan yavrular mayıs ayında geri dönerlerdi. Bir tavalık toplardık sığ yerlerinden ve bir çatal söğüt sürgününe dizerdik. Maşınganın fırınında çok güzel olurdu turna balığı. Çift sürme işlerinde en çok sevdiğim pulluk tutmaktı. Pulluğun ardından gitmekti. Ama dedemden hiç sıra gelmezdi. Sadece evlek keserken, güzlük ekimlerde tarlayı çizilere bölerken öküzlerin önünden gitmesi gerektiğinde pulluğu bana bırakırdı. İnsan ne kadar çabuk büyümek istiyor böyle.&lt;br /&gt;Tarladan ne çıkarsa öküz arabasına koyar onunla taşırdık. Sabahları rutin haline gelen işlerin başında, leylek tüyüyle tekerlekleri yağlamak, espitleri gevşemesin diye tekerleklere birer kova su dökmek gelirdi. Öküz arabası (kağnı) modülerdi. Çiftlik gübresi, saman ve buğday demedi çekerken uzatılıp kısaltılabiliyor veya kanatları değiştiriliyordu. Bayırlardaki tarlalardan buğday demedi çekerken yolun bazı yerlerinde yokuş kuvvetli olurdu. Böyle durumlarda, arabanın arka tekerleklerini zincirle kasarak fren yaptırır, demir çemberi eskimesin diye arada zincirin yerini değiştirirdik. Bazen yük ağır gelir fren de yetmez araba öküzlerle birlikte alır giderdi bizi. Ya bir çam ağacına takar ya da yolun kenarındaki çalıların içine girerdik.&lt;br /&gt;Öküzlerimiz vardı bir çift. Akça ve Şaban. Boz step sığırıydı ırkları. Anadolu’da çeki gücünden yararlanılan, sadece Balya ve Yenice ilçelerinde kalan Anadolu’nun en güçlü sığırı. Hiç üzmediler. Evin bir parçası gibilerdi. Ama hiçbir canlı yerinde durmuyor taş gibi kaya gibi. Dünya’da ne varsa eskiyor, yerinde kalmıyor. Dedem yetmiş yaşını geçmişti. Tevellüdünün 18 olduğunu söylerdi hep. Bilmezdim o zaman tevellüt nedir, 18 ne anlama gelir. Yetmişi devirmişti ama hala dimdik çakı gibi öküzlerin önünde tarlaya gider gelirdik. Ama bir sonbahar tarlada hendekleri temizlerken rahatsızlanmıştı. Hendekleri biraderle ikimiz önden kazıyor, O da ardımızdan kürekle temizleyip düzenli set oluşturuyordu. Hani dere taşarsa tarlaya girmesin. Öğle namazından sonra hafif kestirirdi biz derenin kenarındaki söğütlerde kuş avlarken. Sanırım terli yatmıştı. Çünkü uyandığında karnıma bir bıçak saplandı çocuklar dediğini hatırlıyorum. Neyse anladı ki artık el işçiliğine dayalı çiftçiliğe devam etmek zor. Bir gün akşamüzeri Celepler Burhan ve Behçet (ortak çalışırlardı) öküzlere bakmaya geldiler. Satın alacaklardı. Pazarlık falan yapılıyordu. Aslında iki celep kendi aralarında pazarlık yapıyorlar, öküzleri birbirlerine anlatıyorlardı, dedemin nutku çoktan tutulmuştu. Sadece dinliyordu. Ederi nedir tam bilmiyorum ama ilkokula gidiyordum, irili ufaklı bir iki hayvan daha aldılar, 21’i duydum sadece, bin miydi, milyon muydu, yoksa düz müydü.&lt;br /&gt;Söz çıkmıştı bir kere ağızdan artık dönülmezdi. Celepler öküzleri götüreceklerdi. Akça çok besiliydi, fıçı gibiydi, kantara konsa belki kendisi 21 edecekti. Ama dedem celebe yemin ettirdi onu yine öküz ihtiyacı olan birine satacaksın diye. Şaban için bişey demedi. Çok yaşlıydı çünkü. Dedemin duygulandığını anlayınca Celep Behçet, Burhan’a bağırdı, “hadi yörü! daha ne duruyon!”. Yıldırım gibi koca kapıdan çıkıp gittiler. Bu duygusallığa binlerce kez şahit olmuşlardı çünkü biliyorlardı yavaş hareket etmenin doğru olmadığını. Akça koşarak çıktı ama Şaban çok gururlu bir edayla adeta adımlarını sayarak çıktı yıllarda gelip gittiği kapıdan. Çocukluk işte üzüldüm mü bilmiyorum ama dedemin yaklaşık bir hafta on gün konuşmadığını hatırlıyorum. Yıllarca gücünden, emeğinden yararlandığı, daha doğrusu birlikte emek çektikleri, birlikte ekmek yedikleri sevgili dostlarından ayrılmak zor gelmişti…&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-786602106251975304?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/786602106251975304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/786602106251975304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/kzlerimiz-vardi.html' title='ÖKÜZLERİMİZ VARDI'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-163444977756085547</id><published>2007-12-12T09:17:00.003-08:00</published><updated>2007-12-12T09:18:26.096-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EROZYONA DİKKAT'/><title type='text'>EROZYONA DİKKAT</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erozyon, kelime anlamıyla, herhangi bir nesnenin, geri dönüşü olmaksızın, bir yerden bir yere taşınmasıdır. Pek çok kayıp için kullanırız erozyon kelimesini. Kültür erozyonu, dil erozyonu, toprak erozyonu gibi. Bu yazımızda, elimizin erdiği, dilimizin döndüğü kadar, toprak erozyonuna değineceğiz.&lt;br /&gt;Türkiye’de her yıl erozyonla taşınan toprağın miktarı 350-520 milyon ton arasında değişmektedir. Bazıları sorunun ciddiyetini vurgulamak için, “Kıbrıs kadar” ifadesini kullanmaktadır. Bu oranı kıtalarla kıyaslayacak olursak, birim alandan erozyonla taşınan toprak miktarımız, Afrika’dakinin 22, Avrupa’dakinin ise 17 katıdır.&lt;br /&gt;Erozyonun sonuçlarına tersinden bakacak olursak, Ülkemizdeki, Çukurova, Harran, Çarşamba, Bafra, Gediz, Söke, Antalya Ovaları, İlimizde Kumkale ve Biga Ovaları erozyonla oluşmuş alanlarıdır. Kısaca, erozyon sonucuyla oluşan ovalar, toprağın yüzeyindeki verimli tabakanın, nehirlerimizle taşınmasıyla oluştuğu için, çok daha verimlidir. Bu saydığımız ovalarımız, Türkiye’yi beslemektedir. Ancak şu var ki, kaybettiğimiz topraklarımızın değeri, kazandığımızdan daha fazladır. Aşırı ve yoğun otlatılan meralarımızın kullanılamaz hale gelişi, engebeli, aslında bitkisel üretime uygun olmayan tarım alanlarımızın verimliliklerinin, hatta toprağının tükenişi çok daha ciddi bir sorun oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;Toprağımızda yaşanan erozyonun ciddiyetini bir anımla vurgulamak istiyorum. Suriye sınırları içinde Fırat Nehri kenarında Süleyman Şah Türbesi var. Türk toprağıdır orası. Atalarımıza yaraşır bir alan haline getirmek için, Nisan 1992’de Askeri birlikle birlikte yeşillendirme çalışmalarında bulunmak üzere iki defa gitmiştim. Bir defasında Bölük Komutanıyla gitmiştik. Bir ara ikimiz de Fırat’ın akışına daldık. “Hocam” dedi Rahmi Üsteğmen, “biz topraklarımızı koruyoruz değil mi?” onayladım. Askerlerimiz canları pahasına topraklarımızı koruyor. “Aha” dedi, “canımız pahasına koruduğumuz topraklarımızı Fırat götürüyor”. Donup kaldım biranda. Gerçekten Fırat öyle çamur akıyordu ki, yüzlerce kilometre Anadolu’yu tarayıp, topraklarımızı, Ülkemiz dışına taşıyordu. Taşıdığı toprak miktarı yılda 100 milyon tondu. Aslında eskiden Bağdat’ta birleşerek Basra Körfezine dökülen Fırat ve Dicle’nin bugün yarattığı 180 km uzunluğundaki, Kuveyt’in de içinde bulunduğu bütün topraklar, öz be öz Anadolu topraklarıydı.&lt;br /&gt;Bu durum, toprağımızı her halükarda korumak, sorunları doğru tespit etmek ve araştırmaya dayalı çözüm yollarını uygulamak zorunda olduğumuzu koyuyor ortaya.&lt;br /&gt;Erozyonun önlenmesiyle ilgili olarak TEMA Vakfı, gözardı edilemeyecek başarılar sağlamaktadır. Yediden yetmişe toplumun erozyon sorunu hakkında bilgilendirilmeleri için, önemli mesafeler kat etmeye çalışmaktadır. Aslında ağaçlandırma, erozyonla mücadelede, en önemli çözüm değildir. Doğru arazi kullanımına çok daha fazla dikkat edilmelidir. Toprak kaybının çoğunluğu, tarım alanlarındaki bilinçsiz uygulamalardan, meralardaki aşırı ve yoğun otlatmalardan kaynağını almaktadır. Erozyonu önleme savaşında, bitkisel ve hayvansal üretim yapan fedakâr çiftçilerimizin elindedir gerçek anahtar. Bu konuda şehir insanımızın bilinçlendirilmesiyle birlikte, esas önemli uygulama, tarımla uğraşan çiftçilerimizin hassasiyetinin arttırılması, erozyonu önleyecek uygulamalar için özendirici yasal tedbirlerin alınması olacaktır. Ancak eğime dik sürüm dışında pek fazla değinilmemektedir erozyonu önleme çalışmalarına. Şehirlerde yapılan erozyonu önleme çalışmalarını tarafsız gözle inceleyecek olursak, basit etkinliklerden öte, “dostlar alışverişte görsün”den daha fazla bir yararı yoktur. Yine de böyle bir sorunumuzun varlığına dikkat çekilmeye çalışılması bile, çözüme götürmese dahi, iyiniyetli bir çaba olarak değerlendirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa şiddetli erozyon, tarıma elverişli olmayan, eğimli 60 milyon dekar alanda işlemeli tarım alanında hüküm sürmektedir. Taşı çıkmış meralarımız, hala aşırı otlatma baskısı altındadır. Erozyona açık tarımsal alanlarda, kış dönemi kesinlikle bitki örtüsü bulundurulmalı, gerekiyorsa teşvik edilmelidir. Meralar kısa aralıklarla dinlendirilmeye alınmalı, bunun için hayvanlara kaba yem desteği sağlanmalıdır. Kısa ömürlü otsu türlerin bile zor yetiştiği, erozyonun yok ettiği alanlarda, daha fazla toprak ve su isteyen ağaç türlerinin yetiştirilmeye çalışılması, çözüme götürmeyen çabalardır. Bu alanlarımızın kendi doğal süreci içinde mevcut iklim ve toprak koşulları içinde kendini geliştirmelerine izin verilmelidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-163444977756085547?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/163444977756085547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/163444977756085547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/erozyona-dikkat.html' title='EROZYONA DİKKAT'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3721846915507723807.post-770088295594484907</id><published>2007-12-12T09:13:00.000-08:00</published><updated>2007-12-12T09:14:20.181-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÇİFTÇİMİZ YAŞLANIYOR'/><title type='text'>ÇİFTÇİMİZ YAŞLANIYOR</title><content type='html'>Prof.Dr. Harun BAYTEKİN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Çiftçimiz gün geçtikçe yaşlanıyor bilmem farkında mısınız? Köylerimizde her geçen gün yaş ortalaması yükseliyor. Nüfus kayıtlarına göre insanımızın ömrü uzuyor gibi görünse de aslında genç nüfus köylerimizi terk ediyor, başka mesleklere yöneliyor. &lt;br /&gt;            Genç nüfusun köyden ayrılma, çiftçiliği sevmeme sorunları var mutlaka. Bu sorunlar çözülmediği sürece, çiftçiliğin 50-70 yaş arası insanlarımız tarafından yapılacağı muhakkak. Çiftçilerimizi gücendirmek aklımın ucundan geçmez kesinlikle, ancak ileri yaşlarda geleceğe yatırım yapma güdüleri azalıyor insanın. Özentileri azalıyor. Hani ununu eledi eleğini astı misali. Oğlunu kızını evlendirmiş oluyor. Uzun vadeli meyve plantasyonları, işi geliştirme, kayıt tutma, risk alma çoğu zaman zor geliyor. Eskiden evin büyük oğlu genellikle çiftçi yapılır, bitkisel ve hayvansal üretim işleri erken dönemde üzerine kalırdı. Şimdiki çiftçilerimizin çoğunluğu erken yaşlarda çiftçiliğe başlayanlardan, gerçek ustalardan oluşuyor. Gerçek ustalar diyorum, çünkü çiftçilik, tarım bir sanat dalıdır gerçekte. Sanat da küçük yaşlarda öğrenilir. Çiftçilerimiz sanatkârdır bu bakımdan.&lt;br /&gt;            Gençlerimizin çiftçiliği sevmeme sebeplerini araştırmak ve çözüm bulmak gerekmektedir. Çünkü tarımsal üretimde nüfusun yaşlanması yapısal bir sorun haline gelmiştir ve mutlaka çözümlenmelidir.&lt;br /&gt;            Gençlerimizin çiftçiliğe eğilimlerinin azalmasının başında ekonomik nedenler, gelirlerdeki azalmalar gelse de başka sosyal sorunlar da dikkati çekmektedir.&lt;br /&gt;            Gerçekten miras hukuku nedeniyle arazilerin parçalanması, çiftçi başına düşen arazi miktarının azalması, tarımsal ürün fiyatlarının uluslar arası fiyatlara endekslenmesi, üretim maliyetlerinin artması ve karlılığın azalması, çiftçilikte gelecek göremeyen çiftçilerimizin, çocuklarını başka mesleklere yönlendirmelerine neden oluyor. Bunların başında memurluk gibi ücretli, sosyal güvencesi olan işler geliyor.&lt;br /&gt;            Çiftçilik ekonomik gelir getirse de pek çoğu üretici tarafından yaşanan bazı sıkıntılar nedeniyle sevilmiyor. Toz toprakla uğraşmak, hayvanlara bakmak zor işler olarak algılanıyor. Hatta bu bağlamda çiftçilerimizin kızları kolay ve rahat yaşanacağı düşüncesiyle köyde kalmayı istemiyor, bir şekilde evleneceği gençleri şehirde iş bulmaya zorluyor. Hatta evlendikten sonra da benzer zorlamalar dikkati çekiyor.&lt;br /&gt;            Gençleri köyden uzaklaştıran en önemli nedenlerden biri de büyüklerin otoriter tutumlarıdır. Büyükler Allah geçinden versin ölünceye kadar ekileceğe, dikileceğe, alınacağa satılacağa karar veriyor çiftçilikte. Dolayısıyla çiftçilik yapmak isteyen gençlerin de çoğunluğu ideallerini gerçekleştiremedikleri için adeta başka mesleklere kaçmalarına neden oluyor.&lt;br /&gt;            Genç nüfusun çiftçiliğe özendirilmesi, tarımda yeniliklerin benimsetilmesi, uzun vadeli yatırımların yapılabilmesi, reorganizasyonu, sağlıklı bir yapının oluşturulması, geliştirilmesi ve kurumsallaşmanın tesisi için zorunluluktur. Köylerimizde artık şehir hayatını özendirecek hiçbir eksiklik kalmamıştır. Sosyal imkânlar gelişmiştir. Şehirlinin özlediği yaşam alanları haline gelmiştir. Bu nedenle, erken yaşlarda yapılan işlere gençlerin de iştirakinin sağlanması, çiftçiliğin küçük yaşlarda benimsetilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, bu sanat dalı mecbur kalınan bir meslek haline gelecektir. Oysa tarımsal üretim her alanıyla kutsal sayılabilecek özelliktedir. İnsanı beslemektedir. İnsanı giydirmektedir. Şehirlilerin her zaman çiftçilerimize minnet ve şükran borcu vardır.&lt;br /&gt;            Genç nüfusun tarımsal üretimde planlı bir şekilde istihdamı sağlanmalı, uzun vadeli planlarla tarımsal üretim verimli hale getirilmelidir. Bu amaçla, gençler sertifikaya yönelik kurslarla çiftçiliğe özendirilmeli, tarımsal kredi ve teşviklerde yaş sınırı getirilerek genç nüfus tarımsal üretimde yerini almalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3721846915507723807-770088295594484907?l=harunbaytekin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/770088295594484907'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3721846915507723807/posts/default/770088295594484907'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://harunbaytekin.blogspot.com/2007/12/iftimiz-yalaniyor.html' title='ÇİFTÇİMİZ YAŞLANIYOR'/><author><name>Altın Bilezik Ege</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06056481650571220662</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='30' src='http://bp0.blogger.com/_56ty5QIp2X8/R2AcmauJzAI/AAAAAAAAAAM/0eeRMHVX35k/S220/logomuz.png'/></author></entry></feed>
